Nerden Nereye ?
Bir ülke düşünün; müslümanı-müslüman olmayanı, siyahı-beyazı, zengini-fakiri hep bir arada barış içersinde yaşıyor.
Bir ülke düşünün; mescit-havra-kilise aynı havalide ve herkes dilediği ibadethaneye gidip özgürce ibadetini yapabiliyor.
Bir ülke düşünün; kimse kimliğinden ve nüfuzundan dolayı kayrılmıyor, adalet tam manasıyla tecelli ediyor, adeta kurt ve kuzu bir arada yaşıyor. 

Bir ülke düşünün; kimse inancından ve fikrinden dolayı kınanmıyor, yaşam tarzına karışılmıyor, herkes özgürce düşüncelerini ifade edebiliyor. 

Yine bir ülke düşünün; ‘öteki’, ‘beriki’ demeden her şey paylaşılıyor, en güzel yakınlıklar ve komşuluklar geliştiriliyor.
Evet, ütopya bir ülkeden bahsetmiyoruz elbette. Kaynağını asr-ı saadetten alan ve yakın zamanlara kadar yaşanan kadim bir medeniyet ülkesinden söz ediyoruz. Bu beldelerde bu güzellikler yaşanmış; yaşanmış olması, yaşanabilir olmasının da teminatı ve göstergesi. ‘Dışlama’ ve ‘ötekileştirme’ üzerine kurulu kötü örnekleri bir tarafa bırakırsak, tarihin uzunca bir döneminde çok kültürlü, çok kimlikli ve çok dinli hayat tarzlarının yaşandığını görüyoruz bu coğrafyada. 

İslam’ın altın çağı veya saadet asrı denilen tarihlerde, insanlığın iftihar tablolarının oluşmaya başladığını görüyoruz: Hz. Peygamberin yıldız sahabelerinden Ebu Zer Gıfari, her nasılsa Bilal-i Habeşi’ye ‘kara kadının oğlu’ diye hakaret eder. Haberi alan Hz. Peygamber bu söze çok öfkelenir ve Ebu Zer’i şöyle azarlar: Ey Eba Zer! Onu sen, anasından dolayı ayıplıyorsun öyle mi? Demek ki sen, içinde hala cahiliyet ahlakı kalmış birisisin! Bu duruma çok üzülen ve pişman olan Ebu Zer, yanağını yere koyarak; “Bilal ayağıyla yanağıma basmadıkça, yanağımı yerden kaldırmayacağım” diye içi yanarak özür diler.(Ebu Davud, Edeb)
Bir Yahudi cenazesinin yanlarından geçtiğini görünce ayağa kalkıp saygı gösteren Allah Resulünün(a.s), eşi Hafsa’yı yine benzer bir durumdan dolayı payladığını kaynaklardan öğreniyoruz: Hz. Peygamber, eşi Hafsa’nın diğer eşi Safiye’yi “Yahudi kızı” şeklinde bir ifadeyle küçümsediğini görünce, onu “Allah’tan kork, ey Hafsa!” diyerek azarlamıştır.(Tirmizi, “Menakıb”,64)
Hz. Muhammed’in Medine’de çoğulculuk temelleri üzerine kurduğu ve hukukun üstünlüğüne dayalı model, sonraki İslam topluluklarına ilham kaynağı olmuştur. Bu modeli esas alan birey ve topluluklar, kendisi gibi yaşamayana da yaşam hakkı vermiş, onu anlamaya çalışmış ve bir arada yaşamanın yollarını aramıştır. Bu sistemde, insanı dışlamak değil sevmek esastır. Zira insanlar ya Müslüman olup din kardeşidir veya yaratılışta eşitidir. Yaratılanı Yaratan’dan ötürü sevmenin esas olduğu bu dünyada, mahzâ adalet söz konusudur. ‘Kızım Fatıma da aynı suçu işleseydi aynı cezaya müstahâk olurdu’ diyen bir Peygamberin ümmetine yakışan da buydu zaten.
Peki, şimdi ne oldu bize?
Neden etnik ve dini köklerimizi tartışır olduk? Niçin insanları ‘öteki’, ‘beriki’, ‘şucu’, ‘bucu’ diye ayırt edebiliyoruz? Bu ülke hepimizin olduğu halde, neden kendimize hak görürken birilerine çok görüyoruz? Başımıza bela edilen terör, nedenler zinciri mi yoksa bir sonuç mu?
Bir sarı öküz hikayesi vardır: “Eski zamanların birinde, bir otlakta bir öküz sürüsü yaşarmış. Yaşarmış yaşamasına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki. Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir-iki sıyrık alırlarmış ama yine de boyun eğmezlermiş aslanların zorbalığına. Gün geçtikce aslanları almış bir kaygı. Ancak tavşan, fare gibi küçük hayvanlarla beslenir olmuşlar. Gitgide güçten düşmüşler. Aslan bu, hiç fare ile doyar mı? “herhalde bize bu toprağı terk etmek düşüyor” demiş aslanlardan birisi. “Evet” diye tasdik etmiş diğerleri. “nereye gideriz” diye düşünürlerken, “Bir dakika!” diye bir ses duymuşlar gerilerden. Sürünün en çelimsiz ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan. “Hayır!” demiş. “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi”. Kimse inanmamış ona ama, “Haydi bir şans verelim de ne çıkar?” diye düşünmüşler. O da almış yanına bir-iki aslan, gitmiş öküzlerin yanına. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış. 

Öküzlerin lideri olan boz öküz başta olmak üzere beş iri kıyım öküz yaklaşmışlar onlara. Sormuşlar ne istediklerini. Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da boz öküzün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş. “Saygı değer öküz efendiler!” diye başlamış söze. “Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik. Kim bilir kaçınızda şu pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Evet size defalarca saldırdık ama niye biliyor musunuz? Hep o aranızdaki sarı öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü, ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyor ve sürünüze zarar veriyoruz. Yoksa bizim sizinle hiçbir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Bunlar sarı öküzün suçu. Verin onu bize, siz de kurtulun, biz de. Barış içinde yaşayalım.” demiş.
Boz öküz diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı, benekli öküz “olmaz!” demiş ama kimseye dinletememiş sesini. Zavallı sarı öküz kurban edilmiş aslanlara. Aslanların hepsi birden saldırmışlar zavallının üzerine. Bir-ikisini fırlatmış, üzerinden ama bitkin düşmüş az sonra. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine de elden ne gelir ki. Bütün sürünün selâmeti için bir sarı öküzün ölmesi gerekiyormuş. Gerçekten de günlerce hiç saldıran olmamış kendilerine. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki! Hele öküzün tadını aldıktan sonra. “Acıktık!” demişler topal aslana. Daha birkaç hafta bile geçmemişken o da almış yine yanına birkaçını, bir defa daha gitmiş boz öküzün yanına. “Selam” diye girmiş söze. “Gördünüz ya, biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız için sizi bir defa daha kutlamak istiyorum. Siz de huzur içerisindesiniz, biz de. Ne mutlu! Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var?” “Nedir?” demiş boz öküz merakla. “Şu sizin uzun kuyruk” demiş topal aslan. “Öyle uzun bir kuyruğu var ki, nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Bir onun suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize, bu konuyu burada kapatalım. Eskisi gibi huzur ve barış içinde, iki taraf da hayatını sürdürsün.” 

Boz öküz yine istişare etmiş sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “verelim gitsin!” demişler. Her seferinde tekrarlanmış bu olay. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar. Öküzler ise her geçen gün daha da zayıflamışlar. Azaldıkça azalmışlar. Aslanlar ise küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü, yoksa karışmayız!” diyorlarmış sadece. Zavallı öküzlerin, “Hayır!” diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde. 

Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona. “Ne oldu bize? Ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı? Oysa ne kadar da güçlüydük!” diye sormuş biri boz öküze, “Biz demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek; “sarı öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı.”
Bu hikaye sanki bizi anlatıyor, değil mi? Ta öncesine gidersek, Osmanlı’nın son dönemleri gözümüzün önüne geliyor. Gerileme süreciyle başladığımız ve iyice kuvvetten düştüğümüz anlarda, gözü doymak bilmeyen muhteris Avrupa’yla dansımız akıllara geliyor. Sonrasında verdiğimiz muhteşem bir “İstiklal Mücadelesi” ve kurulan “Cumhuriyet”
Tam her şey yoluna girdi derken, 2. dünya savaşı ve yokluklar, yoksulluklar..
Arkasından bir dönem gelen rahatlık ve kurtuluş ümidi, ancak yine entrikalar ve ayak oyunlarıyla gelen karanlıklar..
Ne zaman bu ülkede tünelin ucunda biraz ışık görünmeye başladıysa terör ve kan da kendini göstermeye başlamış. İstiklal savaşında omuz omuza, sırt sırta savaşmış bu ülke insanına ne hazindir ki yine bu ülke uğruna kan döktürülmüştür. Gereksiz ve anlamsız şeyler uğruna kardeş kanı akıttırılmıştır. Bir zamanlar verdikleri Kurtuluş mücadelelerinde gözünün birini kaybettiğinde, ‘bir başa bir göz yeter’ diyen ecdadın torunları, bugün maalesef birbirinin gözünü oyar hale getirtilmiştir. 

Nerede Yanlış Yaptık?
Bugün geldiğimiz noktada çok fazla yol alamadığımız anlaşılmaktadır. Biz nerede yanlış yaptık diye sorguladığımızda; galiba gözden çıkardığımız ‘öteki’ni birilerine vermekle kaybettik gibime geliyor. Bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi inanmayan, bizim mezhebimizden olmayan, bizim oy verdiğimiz partiye oy vermeyen, bizim kullandığımız dili kullanmayan insanları dışladığımız, onları gözden çıkardığımız zaman biz bu savaşı kaybettik.
‘Batı’ bu zaafımızı çok iyi kullandı ve kullanmakta. Bir zamanlar kültür armonisi olan, zenginlik ve çeşitlilik sayılan bu hazinemiz, bugün ayrıştırma ve ötekileştirme malzemesi olarak kullanılıyor. Kadim bir medeniyetin mirasçısı olan yüce bir millet, cehaletine kurban edilmek isteniyor. 

Kurtuluş ise, ayrıştırıcı değil birleştirici olmaktan geçiyor; cehaletin panzehiri olan ilim ve irfandan geçiyor; her alanda kalkınmış, demokratik ve güçlü bir ülke olmaktan geçiyor; farklılıklarımızla birlikte bir arada yaşamaktan geçiyor..Bir aydınımızın ifadesiyle:
“Gerçek fazilet odur ki, insanlar kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi hissetmeyen, kendileri gibi giyinmeyen farklı dünya görüşlerine mensup kişi veya kişilere haksızlık yapıldığı zaman onları savunsunlar. Tıpatıp bizim gibi düşünen, bizim değerler dünyamızda yer alan insanlar haksızlığa uğradıkları zaman onlara arka çıkmak zaten tabii bir içgüdüdür. Önemli olan bu değil, birincisini yapabilmektir..
…Türkiye’de Kürtler Türkleri, Türkler Kürtleri, Sünniler Alevileri, Aleviler Sünnileri, başı açıklar başörtülüleri, baş örtülüler başı açıkları, ateistler müminleri, müminler ateistleri vs. savunmadığı sürece, bu anlamda bir toplumsal irade, bir sivil insiyatif ortaya çıkmadığı sürece bizim gerçek anlamda demokratik, insan hak ve hürriyetlerinin yaşandığı bir ülke olmamız çok zordur. Demokrasiyi herkes sadece kendisi için değil, herkes herkes için istemelidir. Voltaire’nin 250 yıl önce söylediği meşhur sözü lütfen bir kez daha hatırlayalım: “Düşüncelerinizin hiçbirine katılmıyorum. Ama bunları özgürce ifade edebilmemiz için sonuna kadar yanınızda olacağım.” (Hüseyin Çelik, Türkiye’de Değişim, Demokrasi ve Aydınlar)

Her şeye rağmen ben ümitvârım. Yaşanacak başka bir Türkiye bilmiyorum..
Yazar: İhsan ÜNLÜ
Tarih: 2008-05-22


Bu Köşe Yazısının yer aldığı yer: Erzincan 24 Haber
http://www.erzincan24.com

Bu Köşe Yazısı için adres:
http://www.erzincan24.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=136