
VAHDET NE ZAMAN ?
‘Vahdet’ deyince hemen akla, aynı şeylere inanma ve düşünme, birlikte hareket etme düşüncesi gelir. Oysa ki ‘Vahdet-i Vücud’dan da hatırlanacağı üzere zıtlıklarla birlikte bir arada yaşama şuurudur vahdet. Nasrettin Hoca’nın bir fıkrasında bu durum çok güzel özetlenir aslında: Hani adamın birisi bir gün iş olsun diye hocaya sorar; Hocam insanlar sabahleyin evden çıkarken, neden hepsi aynı yöne gitmez de farklı yönlere giderler? Hoca adamın niyetini anlar ve cevabı yapıştırıverir: Bre adam, herkes aynı yöne gitseydi dünyanın dengesi bozulur, bir tarafa devriliverirdi.
Hocanın dediği gibi, gerçekten herkes aynı şeylere inansa, aynı düşüncede olsa, aynı giyinse, aynı renge ve dile sahip olsa bu dünya çekilir miydi? Aslında farklı olmak, farklı düşünmek tabiatın kanununda var. Birileri bu farklılıklara tahammül edemiyor ve hâlâ ‘tek tipçi’ düşünmeye devam ediyorsa, fıtrata aykırı düşüyor demektir. Dahası böyle düşünmeyi ne dinle, ne mantıkla ve bilimle izah etmek mümkün değildir. Dine inanan ve referans alan birisi asla “tek tipçi” olamaz ve “totaliter” bir söyleme katılamaz.
Dinin en başta gelen referansı olan Kur’an’a baktığımızda açıkça, bu ‘tek tipçi’ söylem reddedilir: “Ve eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunan herkes top yekun iman ederdi. Şimdi kalkıp da, sen mi onları iman edinceye kadar zorlayacaksın?” (Yunus/99) Buna benzer onlarca âyeti görmek mümkündür Kur’an’da.
Mazisinde çok büyük düşmanlıkları ve çekişmeleri bulunan kabileleri ‘iman kardeşliği’ potasında bir araya getirmeyi amaçlayan Allah Resulünün (sav) Medine’de yaptığı ilk icraatlardan birisi de ‘musahiblik’ yani Ensar ve Muhacir’i birbiriyle eşleştirmek olmuştur. Daha önceleri birbirinin gözünü oyar halde olan kabileler bu sayede namus hariç birbirinin her şeyini paylaşır hale gelmişler ve dünyanın gelmiş-geçmiş en büyük muâvenetini göstermişlerdir. Kendisinden sonra ümmeti için en büyük korkusunun aralarındaki kardeşliği bırakıp tekrar geriye dönecekleri günler olduğunu fark eden Hz. Peygamber, uhuvvet ve birlik-beraberlik üzerinde fazlasıyla durmuş, ümmetin vahdâniyetine dikkat çekmiştir.
Aradan çok değil, kırk-elli yıl sonra maalesef Allah Resulünün korktuğu olmuş, Ümmet-i Muhammed korkunç bir firakla tekrar cahiliye günlerine dönerek birbirine düşmüştür. En büyük düşmanlarının kendilerine veremediği tahribatı, Müslümanların kendi kendilerine verdiğini şöyle ifade eder asrın şairi: Girmeden tefrika bir millete düşman giremez/Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.
Peki bu tefrika illetinin ilacı nedir? Bunun ilacı, Kur’an reçetesinde kardeşlik ve birlik-beraberlik duygularının perçinlenmesi olarak verilmişitir: “Hepiniz topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.”(Al-i imran/103)
“(Ey iman edenler), kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler (Hıristiyanlar ve Yahudiler) gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.”(Al-i imran/105)
“Muhakkak müminler kardeştir. Siz (bir ihtilaf) halinde o kardeşlerin aralarını ıslah edin ki merhamet olunasınız.”(Hucurat/10)
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de geçekten mümin olamazsınız.” buyuran Sevgili Peygamberimiz, cennete girmenin yolunun, müminlerin birbirlerini sevmekten geçtiğine dikkati çekiyor.
‘Kendisi için istediğini kardeşi için istemeyen (gerçek) mümin olamaz’ diyen bir Peygamberin ümmetine, ‘Ben kendimi kurtarayım da gerisi önemli değil’ mantığıyla hareket etmesi ne kadar yanlış ve ben merkezci bir yaklaşımdır. Halbuki İslam’da ‘ben’ değil, ‘biz’ mantığı ön plandadır. Paylaşmak çok önemli ve erdemli bir davranıştır. Dualarımızda bile kendimiz, ailemiz için dua ettikten sonra bütün müminler için de dua etmemiz öğütlenir. Yüce Peygamberin ifadesine göre Allah’ın reddetmediği dualardan birisi de müminlerin gıyaben birbirleri hakkında yaptıkları dualardır.
Müslümanların aralarındaki her türlü etnik ve bölgesel ayırımı, her türlü siyasi ve ideolojik tarafgirliği ve her türlü çıkar hesaplarına dayalı ilişkileri bırakarak tıpkı mazideki alp erenler gibi sevgiyle, muhabbet ve hoşgörüyle kucaklaşmaları gerekiyor. Büyük Hünkâr’ın söylediği gibi ‘bir olmaya, iri olmaya, diri olmaya’ her zamankinden daha çok muhtaç olduğumuz şu dönemde, kısır çekişmeleri ve mezhebî taassupları bir kenara bırakıp yangına su taşımamız gerekiyor. Yine bir büyüğün ifade ettiği gibi; tuttuğumuz yolun hak veya daha güzel olduğunu söylemeye hakkımız var belki ama, ‘yalnız hak olan benim yolumdur’ deme hakkına ve lüksüne sahip değiliz.
Müslümanlar arasında çağın hastalığı olan ‘tefrika’ illetini çağın önemli mütefekkirlerinden birisi teşhis etmekle kalmayıp tedavi yollarını da şöyle özetliyor: “ Her ikinizin de yaratıcısı, mâliki, kulluk ettiği ve rızık vereni bir; peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir..Bu kadar çok konuda bir ve beraber olmak, vahdet ve tevhidi, kaynaşma ve ittifakı, sevgi ve kardeşliği gerektirdiği; kainattaki bütün cisimleri birbirine bağlamaya yetecek kadar manevi bağlı bulunduğu halde ayrılık ve nifaka, kin ve düşmanlığa sebep olan örümcek ağı kadar önemsiz ve dayanıksız şeyleri tercih edip bir mümine karşı gerçekten düşmanlık beslemenin ve kin duymanın, o vahdet bağına ne büyük bir saygısızlık, o sevgi sebebine ne büyük ilgisizlik ve o kardeşlik bağına karşı ne büyük bir zulüm olduğunu, kalbin ölmemiş, aklın sönmemiş ise anlarsın.”
Sevgili Peygamberimizin Ehl-i Beyt’inden olan İmam Cafer hazretleri buyurur ki; “Mümin müminin kardeşidir, gözüdür, kılavuzudur; ona hıyanet etmez, ona zulmetmez, onu aldatmaz ve verdiği söze sadık kalır.” Mevlana hazretleri de çok veciz bir şekilde özetler mümin kardeşliğini; “Müminler sayılıdır, ancak iman birdir; gözleri sayılıdır, ancak can birdir.”
Hacı Bektaş-ı Veli Makâlatında hakikate ermenin sırlarını şöyle açıklar: “..hakikatin birinci derecesi toprak(gibi mütevazi) olmak. İkinci derecesi, yetmiş iki milleti ayıplamadan aynı gözle bakmak. Üçüncü derecesi, elinden geleni esirgememek. Dördüncü derecesi ise, dünyada yaratılmış bulunan bütün varlıkların kendisinden emin olması..”
Aşık Paşa yı Veli ise Garibnâmesinde birliğin önemini şu dizeleriyle vurguluyor:
Cümle işin yeğreği birlikdürür/ Birliğe yitmek bütün erlikdürür.
Birliğe yitenler erdi menzile/ İkilikle kimse gelmez hasıla.
Birlik ile açtı yolu Mustafa/ Hükmü kıldı dünyaya Kaf’dan Kaf’a
Birliğe yiten gönüller oldu şâd/ Hasıl oldu bunlara cümle murad.
Birlik ile geldi cümle iş ele/ Birlik ile vardılar doğru yola
Ne ki devlet var ise birliktedür/ Birlik ehli ölümsüz dirliktedür.
‘Yaratılanı Yaratan’dan ötürü severim’, ‘Benim çadırım gökyüzüdür, herkesi içine alır’ felsefesini taşıyan Yunus’ların, ‘Yetmiş iki millete aynı nazarla bakmayan Hakk katında âsidir’ diyen Mevlana’ların torunları olarak, bugün birbirimize hor ve hakir bakmamız çok manidar ve esef verici, aynı zamanda vahdete engel değil midir? Yazar: İhsan ÜNLÜ Tarih: 2008-07-07
|
|